27 Şubat 2021 , Cumartesi
SESSİZLERİN SESİ, GERÇEĞİN GAZETESİ

TOPLUMUNUZA AİDİYET DUYAMAZ MI OLDUNUZ?

27 Kasım 2020



Şebnem Sema Tuncel

Toplumuna aidiyet duyan birey, kendisini o toplumun bir parçası olarak hisseder.

Diğer bir ifadeyle, birey ve toplum arasında oluşan birbirini kabul etme, benimseme duygusu ya da ihtiyacı olarak tanımlanabilir. Kısaca birey ile toplum arasında karşılıklı sorumluluk içeren; güven, sevgi, dayanışma ile duygusal birliktelik etkileşimlerine dayanan bir sessiz anlaşmadır.

Peki ya siz? Doğduğunuzdan beri içinde yaşayıp, hissedip benimsediğiniz bu “ait olma-sevme” duygusundan uzaklaşmaya mı başladınız?

Toplumunuza aidiyet duyamaz mı oldunuz?

Son yıllarda kime sorsak benzer ifadelerle ya da farkına varmadan bu düşünceyi dile getirmeye başladılar!

Halbuki aidiyet duygusu ile topluluklar et ve kemik gibi birbirine tutunur, ayrılmaz ve güçlü bağlarla çoğalırlar…Birbirlerini hiç tanımayan, birbirleriyle en ufak bir ilişkisi bile olmayan hatta birbirlerinden yüzlerce kilometre uzakta yaşayan insanlar aidiyet duyguları doğrultusunda birbirleriyle “aidiyet bağları”kurarlar ve bu şekilde ulus olurlar.

Örneğin; hangi takımı tutuyorsunuz? İşte o takımı sevenler, tutanlar Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı, vb olarak kendi aralarında gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir “gönül bağı” kurarlar ve kendi spor camiasını oluştururlar.

Toplumsal yaşantımızda buna benzer sayısız “aidiyet topluluk”ları vardır. Örneğin “hayvan severler, sanat severler, spor severler” veya “dindarlar, dinsizler, laikler, solcular, sağcılar, ülkücüler, siyasi partilerin yandaşları, Atatürkçüler, çeşitli tarikat veya bin bir çeşit sivil toplum örgütleri” böylelikle “ben” olmaktan çıkıp “biz” olmaya başlarlar ve aidiyet şemsiyesi altında buluşurlar.

Bir de bize bakalım mı?

Halkının en azından yarısının/yarıdan fazlasının “mutsuz” olacağı/olduğu bir ortamda halkın “birlik ve beraberlik” içinde yaşayabileceğini düşünebilir miyiz?

Ama ne yazık ki, tarih hep göstermiştir ki, halkının ortak bir “aidiyet duygusu” nu paylaşmadığı ve süratle ötekileştirildiği, nefret tohumları atıldığı bir toplum eninde sonunda parçalanmaya, bölünmeye mahkûmdur…

Günümüzde de bu ötekileştirme, ne üzücü ki, iktidar tarafından yapılmaktadır.

Herkesi “kendine benzetme” politikası ancak ve ancak nefret yaratır. Toplum parçalanır. Sansürle, baskıyla sizden olmayanı ortadan kaldırmaya çalışmak topluma ancak kin ve nefret tohumu eker.

Günümüz Türkiye’sinde, gündelik yaşamlarında pekâlâ birlik ve beraberlik içinde olan vatandaşlar, siyasiler tarafından karşıt kamplara itildi. Kutuplaşma, bölünme gittikçe büyüyor. Toplumsal dayanışma, sevgi, saygı, güven ve sonuç olarak da toplumsal aidiyet hissi hızla geriliyor.

Hâl böyle olunca ötekileştirme yoktur demek de imkansız hale geliyor. Acı olan ise, farkında varılıyor ya da varılmıyor, bu ötekileştirme özellikle iktidar tarafından yapılıyor. İktidar kendinden olmayanı ötekileştirirken devlet adeta parti malına dönüşüyor.

Merak ediyorum, bilmeyen var mı?

Türkiye’de ‘millî iktidar’ olmak, yalnızca milletin “ortak” arzusuna yanıt vermekle mümkündür.

Keşke Malcolm X’in dediği gibi yapabilseydik: “Gücümüzü hırlaşmak için değil, birleşmek için harcamalıyız.”

Ve daima Atamızın izinde, yurtta sulh cihanda sulh mantığı ile, “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.” diyerek yolumuza devam edebilsek…

WhatsApp
Telegram